Geleneklerin prizmasından yansıyan Abazaların tarihi

SSCB Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsünün Leningrad Şubesinin Profesörü Anatoliy Nesteroviç Genko, Çeçen, İnguş, Abhaz, Abaza ve diğer Kafkasya dillerini inceleyen bilim adamıydı. Abaza dili üzerine yazılmış ve yayın için hazırlanmış ilk monografinin yazarıdır. 1934 yılında hazırlanmış “Abaza dili. Tapanta lehçesinin dilbilgisi özeti”kitabın monografisi, yazarla ilgili olmayan nedenlerden dolayı sadece 21 sene sonra 1955 yılında yayınlanmıştır. Yazar ise 1930’lu yılların sonunda sürgüne gönderildi ve 1942 yılında cezaevinde hayatını kaybetti. Anatoliy Nesteroviç, 1929 ve 1933 yılında iki iki kez Çerkessk Otonomi Bölgesinin Abaza köylerini araştırma amacıyla ziyaret etti. Köylere gidip bu amaçla özel hazırladığı Latin harfleri ile bilgileri topladı, düzenledi ve Rusça’ya çevirdi. Folklör niteliğinde olan bilgilerin arasında masallar, atasözleri, satirik şiirler, tarifi efsaneler ve gerçek hayattan hikayeler vardı. A.N.Genko’nun sürgününden ve vefatından sonra bilimadamının bütün çalışmaları Leningrad Devlet Arşivinde (şimdi St.Peterburg) yer aldı. Birkaç sene önce bu çalışmalar, folklör uzmanı, Abhazya Cumhuriyeti Bilimler Akademisi Başkanı Zurab Cotoviç Capua tarafından bulundu.

Bilimadamının Leningrad arşivleri bilim açısından çok önemli olup incelenmeli, düzenlenmeli ve yayınlanmalıdır. Fakat ilk aşamada Latin alfabesi ile kaydedilmiş bu çalışmaların modern Abaza alfabesine geçirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle Zurab Cotoviç, Anatoliy Nesteroviç’in 1929 tarihli çalışmalarının fotokopilerini bana gönderdi. Çalışmalarım boyunca birçok ilginç hikayeyle karşılaştım. “Abazaların Ülkesi” websitesinin okurlarına Abazaların Abhazya’dan Kuzey Kafkasya’ya taşınması ile ilgili tarihi bir efsaneyi anlatmak isterim. Maalesef A.N.Genko efsaneyi anlatanın ismini ve köyünü kaydetmedi. Buna rağmen bu hikayenin tarihi önemi çok büyüktür.

Abazaların Tarihi (Tapanta)

Bizim köyümüzün en bilgili yaşlılarından biri Lokman Tsekua Abazaların tarihini şu şekilde anlatıyor. Abaza dilini konuşan herkes Mısır’dan gelmiş, Mısır’dan göç etme sebebi ise İngiliz’lerden korkmalarıdır.

Mısır’dan gidince Abhazya’ya geldiklerinde Markula ovasına yerleşip “unab” şeklinde ev kurdular. Daha sonra 75 atlıyı yerleşim için daha uygun bir yer aramaya göndermişler. Önce Pshu’ya gelen atlılar 4 gün sonra dağlara geçtiler ve Teberda eteğine gelince İndış, Hataş ve Aşvırkva topraklarını incelemişler. Orayı da geçince ovaya döndükten sonra bugün bizim topraklarımız olan topraklarda Nogay’ların yerleşim yerlerini görmüşler. Nogay’lara şöyle demişler: “Bizi kabul ederseniz ve anlaşma imzalarsanız, beraber oturacağız”. Nogay’lar onları kabul ettiler ve ant içtiler. Daha sonra Nogay’lar, Urup’tan Baksan’a kadar uzanan topraklarda yerleşim için istedikleri yer seçme imkanını verdiler. Yola çıkan atlılar Baksan’ı geçince Arhota, Ardona ve Urdı nehirlerinden onlara göre en güvenilir ve en faydalı nehir olan Urdı’yı seçince onları gönderenlere döndüler. Dönünce seçtikleri yeri ve tüm gördüklerini anlattılar. Daha sonra taşınmaya karar verenler yola çıktılar, kalmaya karar verenler ise ovada kaldılar. Taşınmak istemeyip ovada kalanları Abhaz olarak tanıyoruz. Taşınmaya karar verenler Urdı’ya gidip orada yerleştiler.

Ulaşılması zor bir araziydi, yollar çok kötüydü. Başka insanların gelmelerinden korktuklarından dolayı yolları yapmamışlar. Yollar yokuşlardan geçtiğinden kullandıkları arabaların tekerleklerinin aynı olmaması gerekiyordu. Bu nedenle bir tekerlek büyük, bir tekerlek küçük olmak üzere yapılırdı. Yolda büyük tekerlek altta kalıyordu, küçük tekerlek ise üstte kalıyordu. Yolun sonuna geldiklerinde arabayı ters çevirirlerdi ve tekerleklerinin yerlerini değiştirirlerdi. Böylece tekrar büyük tekerlek altta, küçük tekerlek ise üstte kalıyordu ve bu şekilde yüklü araba eve dönüyordu. 300 sene boyunca bu şekilde kullanmışlar. Bir gün bir yaşlı arabasını hazırladı, üstüne tüfek koyup yola koyulmuş. Ormana ulaşınca tekerleklerinin yerlerini değiştirmeyi unutmuş, arabanın üstüne yük koymuş ve geri yola çıkmış. Yola çıkınca hatasını anlasa da yapabileceği bir şey yokmuş. Sinirlenmiş yaşlı, altında köyün bulunduğu uçuruma kadar arabayı sürmüş, burada durup sinirden çığlık atmış ve tüfeğinden ateş etmiş. Köydekiler, ne olduğunu merak edince evlerinden çıkmış ve yaşlının “Urdı, Urdşi, Loov – köy yağmacısı” diye bağırdığını duymuşlar.  Yaşlının arabası devrilmiş ve köye doğru yuvarlanarak gitmiş. Bundan sonra bu olayı hakaret olarak gören Musa Loov, köy sakinlerini toplayıp taşınmaya karar vermiş. Hazırlıklar bitince öküzlerin üstüne kadınlarla çocukları bindirdiler, Nogay’ların topraklarına girdiler ve Eşkakon ile Kuma’nın birleştiği yere varmışlar.

Yolda Musa Loov vefat etmiş ve prens olarak onun oğlu Saralip kalmış. Bu topraklarda 4 sene yaşadıktan sonra Kabarda’lar gelmiş. Kabardalar, mal kayıplarına neden olmaya başladıktan sonra Saralip, köyün etrafında kale yaptırmış. Kabarda’ların isimlendirdiği gibi Saralip Hanlığı’nda toplam 7 nesil yaşamış.

Daha sonra prens Murzabek Loov’un yönetiminde bir gün Zolka topraklarında darı ekmişler. Hasat zamanı gelince birkaç kişiyi seçip onları tarlaya göndermişler. Tarlaya gelince darının hazır olmadığını ve tarlanın hala siyah olduğunu görmüşler. Üzüntü ile geri dönmüşler ve köydekilere “Hasat hazır değil. Herkes, yemeği bulabildiği yerde arasın” diye haber vermişler.

Bunu duyan Murzabek Loov, “Bana 5 iyi niyetli erkek ve bir kurbanlık hayvan verin”, demiş. Köyden 5 kişi seçilmiş ve yanında da bir kurbanlık hayvan verilmiş. Murzabek, tarlaya ulaşınca kötü haber verenlerin anlattıkları gibi görmüş tarlayı.

Murzabek kutsal bir insanmış. Kurbanlık hayvanı kestirdikten sonra arkadaşları ile beraber tarlayı üç kez dolaştı ve Allah’a dua etmiş. Daha sonra gökyüzü kararmaya başlamış ve yağmurun yağacağını anlamışlar. Arkadaşlarını bir tepeye götürüp atlarından inmeyi emretmiş ve “Burkalarınızı giyin. Gökyüzü gürler, yıldırım çakar ve yağmur yağar – ne olursa olsun kafalarınızı kaldırıp bakmayın”, diye konuşmuş.

Emredildiği gibi karın üstü yatmışlar ve bir gün bir gece kalkmamışlar. Kuvvetli yağmur yağmış. Şafak vaktinde Murzabek, “Kalkın!”, diyerek kaldırmış onları. Kaltıklarında rüzgarda sallanan darıyı görmüşler. Şaşırmışlar, sevinmişler, atlarına binip köylerine dönmüşler ve “Darı, daha önce konuşulduğu gibi değil artık. İnsanları gönderin, görsünler”, diyerek güzel haberi köy sakinlerine vermişler.

İlk sefer tarlaya gidenleri tekrar göndermişler. Tarlaya gelince darının hasat için hazır olduğunu görmüşler. Hemen köye dönüp, “Darı hazır, dökülmeye başlar toplamazsak”, diye uyarmışlar. Köy sakinleri sevinince tarlaya gidip darıyı toplamışlar. O dönemde Kabarda’lar Loov oğlu ile ilgili şöyle bir şarkıyı yazmışlar: “Loov’un oğlu Murzabek, seyrek sakallı Murzabek, Zolka’ya gitmiş ve şansını yakalamış”.

Muzarbek hakkında söylenenlerin arasında da şöyle bir duyum vardı: “O kadar kutsal bir insandı ki akan suyun üstüne seccadeyi serer, üstüne basar ve duasını yapar”.

Darıyı toplayan köy sakinleri bu hasat sayesinde kışı rahat geçirmişler. Bir sonraki ilkbaharda ise oradan göç edip şu an Gumlokt’un bulunduğu yerin biraz kuzeyinde yerleştiler. Orada 1831 yılına kadar yaşadılar. Ondan sonra köy nüfusu çok arttığı için Nogay’lardan o yerden Urup’a kadar uzanan topraklara yerleşmek için izin istediler. İsteyen eski yerleşim yerinde kaldı, taşınmak isteyenler ise Uçkul’a geçtiler. Bir kısım Gonaçhir bölgesine yerleşim diğer kısım istedikleri yerlere yerleştiler.

Daha sonra Cegutin köyünden Rus’ların Uçkul’a taşınmaları ve Kuban’ın diğer tarafına yerleşmeleri gerektiği ile ilgili duyum alınca nüfusun yarısı oraya taşındı ve bugüne kadar burada yaşamaya devam etti. Onları Kubinalokt olarak tanıyoruz.

Orada Loov’lardan birisi, “Nehirden sol elimle su almam” diyerek İncig-Çukun’a taşındı. Oranın insanları İnciglokt olarak tanıyoruz. Oraya 1861 yılında taşındılar.

Petr Çekalov,
“Abazaların Ülkesi” için özel

Makalede Ressam Muhamed Hagundoko’nun resmi kullanılmıştır

Поделиться в соц. сетях

Share to Google Buzz
Share to Google Plus
Share to LiveJournal
Share to MyWorld
Share to Odnoklassniki